Ben Howard - Oats in the Water
“Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnızca o aptal savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında gerçekleştirmiyoruz. Çünkü adım başı bu cinayeti işliyoruz. Yetenekli gençleri çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorlayarak öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz. Toplum, devlet, okul ve kilisede ömrünü tamamlamış uygulamalara kararlı bir biçimde sırt çevirecekken, rahatımızı gözetip bunlara istifimizi bozmadan seyirci kalarak, riyakarlığa sapıp onaylar tavır takınarak öldürme eylemini gerçekleştiriyoruz.”
Hermann Hesse
Yaşanmışlıkların esiriyiz hepimiz. Gelecek hakkında hep, tüm büyülü hayallerimiz ve tüm diğerleri… Bu büyülü hayaller dışında, geçmiş ile ilgili buğulu hezeyanlarımız da var bir kenarda. Anın içinde yaşıyoruz kısacası ama anın kendisinden çok da bir haberimiz yok. Nereye gönderirlerse oraya doğru salınıyoruz sadece. Rüzgarda salınan bir bayrak gibiyiz… Hangi yönden gelirlerse bize, aksi yöne doğru tüm hareketlerimiz değişiyor. Özgür olmak için çabalıyoruz çünkü özgürlük, sadece gün içinde yaptığımız eylemlerden ibaretmiş gibi davranıyoruz. Oysa özgürlük kavramı çok daha fazlası herkes için. Özgürlük zihnin zincirlerinden fırlaması, bir dünya öteye, veya bir evren öteye… Herkes için mutlak yalnızlık belki de. Özgürlük ve yalnızlık. İki mutsuz kardeş. Baş başa… Yan yana… Birlikte. Ateşle su gibi. Ama aynı zamanda iç içe… İç içe belki de söndürmeleri için birbirleri içindeki alevi. ya da fazla atılmadığında… alevlendirmeleri için… birbirleri içindeki susuzluğu…